MİTOLOJİ, DİN VE SOSYAL ÇEVRE
Tarihin alaca karanlığından bu yana, mitlerden dine, kabul edilen her inanç, kendisinden kuşku duyulmayan ve kendisine kuvvetle inanılan ilkeler ortaya koymuşlardır. Bu ilkeler insan hayatının her boyutunu etkilemiş ve etkilemeye devam etmektedir. Toplumun çekirdeği oalarak kabul edilen aileden başlamak üzere, yönetim, hukuk, eğitim, kültür ve ekonomi vs gibi bütün toplumsal sektör ve organizasyonlar, sosyolojik anlamda, din ve inançlardan alınmış esinlerle inşa edilmiştir denebilir. Bu yüzden toplumsal hayattaki dikey ve yatay ilişki ağında otorite, uyum ve süreklilik anlamında istenilen düzen anlayışı bu kaynaktan beslenmektedir. Çünkü, bir insan, doğal olarak, kendisinin üstünde Tanrı’dan başka güç ve otorite kabul etmez. İnsanın doğal ve toplumsal çevre ile ilişkisi, genel olarak bu ilke etrafında oluşur ve biçimlenir. Mitik dinlerin veya tek tanrılı dinlerin egemen olduğu toplumların çok yönlü örgütlenmesine bakılınca, insanların bir arada yaşama ideali daha çok dinler aracılığıyla gerçekleştiği görülür. Bir kişi veya küçük bir toplulukla başlayan inançlar, gelişerek, değişerek ve farklılaşarak, öğreti, kurum ve topluluk olarak yerelden evrensele genişlemekte ve yaygınlaşmaktadır. Aksi halde inançlar daralmakta, bağlıları azalmakta, hatta ortadan kalmaktadır. Tarihte bunun birçok örneği vardır.
Farklı din ve kavimleri bir arada yaşatabilecek genişliğe ve işlenmişliğe sahip olabilen dinler, evrensellik vasfı kazanabilmektedir. Örneğin mitolojik dönemde bir ülkeyi fetheden topluluklar, Antik- Yunan ve Roma gibi, panteonlarına fethedilen toplulukların tanrılarını ekleyerek mitlerini genişlettikleri gibi, diğer dinler de bünyelerine dahil ettikleri toplumların kültürünü etkilemiş ve kendileri de bu toplum kültürlerinden etkilenmişlerdir. İslam dini, örneğin, Hristiyan ve Yahudilerin kendi inanç ve kurallarına göre yaşayabileceği özerk bir yönetim geliştirmiştir. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu kurumsallaştırdığı devlet ve toplum organizasyonu ile çok uluslu ve çok dinli yapısını uzun yıllar sürdürmüştür. Fakat modern zamanların meydan okumasıyla çöküşe geçtikten ve Fransız Devrimi’nin fikirlerine boyun eğdikten sonra, bizzat bu çoğulculuğun kışkırtılmasıyla, toplumsal düzen ve barış ortamı kayboldu. Uluslar ve dinler arasında çatışma egemen olmaya başlamıştır.
Evrensel nitelik kazanmış dinler, evreni Tanrı’nın mülkü, başta insanlar olmak üzere içinde barındırdığı yaratıkların da O’nun yarattığı varlıklar olduğunu kabul ederek, eşitlikçi olmasa da, dini varlık hiyerarşisine göre, insanlığı mü’min veya kafir, bir hayat tarzı etrafında buluşturmuştur. Daha önce anlatıldığı gibi, tanrısal kaynaklı olduğuna inanılan kutsal yasa ve tanrı-kral düşüncesinin egemen olduğu uzun krallık ve imparatorluklar çağı, dinlerin siyasal ve sosyal kültür ve birikim oluşturmada ne denli önemli olduğunu göstermiştir. Evrensel anlamda insanlık tarihindeki en istikrarlı ve devamlı yapılar, siyasi-toplumsal kurum ve değerler bu dönemde inşa edilmiştir. İmparatorluklar, bu yüzden dinlerin evrensellik çağının eserleri olarak kabul edilmektedir.
Devlet, siyaset, iktisat, hukuk, sanat ve düşünce alanında ve sosyal ilişkileri düzenleyen kurum ve değerler düzeyinde dinler, birincil ve ikincil toplumsallıkları oluşturma ve sürdürmede, sağlıklı ve devamlı bir toplumsal hayat düşüncesi inşa etmede önemli katkılar vermişlerdir.
Toplumun temeli kabul edilen aile, cinsiyet ilişkilerini düzenleyen nikah en sağlıklı biçimde dini değerler etrafında somutlaşmış, huzurlu ve güvenli aile ve toplum hayatı dinler ve inançlar aracılığıyla sürdürülmüştür. Günümüzde cinsel hayat ve özgürlük bağlamında en çetin tartışmaların aile etrafında cerayan etmesi, ailenin yapısının ve dayandığı dini ilkelerin sarsılmasından kaynaklanmaktadır. Yasallık ve meşruiyet arasındaki sosyal boşluk hala tartışmalıdır. Kişiliği oluşturan ve gündelik hayatta, huy adını verdiğimiz karakter özelliklerinin çoğunun temeli aile ve toplum vasıtasıyla atılır. Temizlik alışkanlığı, heyecanların kontrolü, çekingenlik veya sosyallik hep toplumsal değerlerle alakalıdır İnsanın sadece diğer insanlarla değil, eşya ile olan münasebetlerinin esası insanı çevreleyen sosyal ağ tarafından belirlenir. İnsan tutum ve tavırları, yani cömertlik, cimrilik, tutumluluk, savrukluk, düzenlilik gibi insani davranış kalıpları daima toplumsal çevrede öğrenilen
38
karakter özellikleridir. Yardımlaşma, dayanışma, paylaşma, zayıfları koruma, sevgi, saygı, merhamet kavramları, çoğunlukla duygu kaynaklı edimlerdir. Çevremizde yaşayan canlılara, bitki ve hayvanlara nasıl muamele edileceği, yani çevre duyarlılığı gibi, alışılmış ve öğrenilmiş tutum ve tavırlar, dinlerin insan davranışlarına yön veren sıcak ve samimi mesajları ile kişiliğe mal edilir. Kısaca, toplum hayatında genel geçer ilkeler olarak kabul edilen adetler, örfler ve değerler sosyal ilişkiler esnasında ve toplum içinde öğrenilir.
Dinin sosyal bakımdan devamlılığının en önemli sebebi, insanları bir arada tutan, grup ve toplum halinde yaşamalarını sağlayan bazı genel ilke, kural ve normlara olan ihtiyaçtır. Başka bir ifade ile toplum hayatının oluşumu, insanların ortak manevi norm ve değerlere, ahlak standartlarına inanmalarıdır. Bu standartlar olmadan toplumsal hayatın, insan ilişkilerinin ve sosyal kurumların devamlılığı mümkün değildir. Ortaklaşa inanılan bir inanç sistemi olmadan, kurum ve değerlerin meşruiyeti tartışılır duruma gelir. İnsanın başta kendisi olmak üzere, doğa ve toplumla ilgili algı, tutum ve tavırları, her toplumda geçerli kabul edilen inancın oluşumuna katkı sağladığı dünya görüşü etrafında teşekkül eder.
Toplumsal ahlak normları ve değerler elle tutulup gözle görülmeyen, sadece inanılan şeylerdir. Örneğin, doğada ve toplumda eşitlik yoktur. Ekonomik ve sosyal hayattaki yoksunluklar karşısında insanların hakkaniyet anlayışı sarsılabilir. Eşitlik insanlara ait, toplumsal bir ideal ve bir sosyal ahlak ölçüsü iken; adalet, nihai anlamda tanrı katında ulaşılacağı umulan bir inanca dayanır. İnsanlar arasında yaygın kabul gören genel ölçülerin en büyük kaynağı din ve inançlardır.
Küresel dünyada, her konuda çoğulculuk anlayışı egemen olduğuna göre, insanların bilimsel kanaat ve din tercihleri kendi iradesine bırakılmıştır. Her hangi bir dine inanma ve inançlarının gereğini yerine getirme bir özgürlük alanı olarak bireysel tercih ve vicdani kabullere bırakıldığına göre, insanlar dilediği dine, mitlere, ideolojiye, bilimsel kanaate sahip olabilir. Mitik dönemdeki inançlar gibi çoğul bir nitelik taşımaktadır. Çünkü inanç ve kabuller, özgür tercihlere dayanmak durumundadır. Zorunluluk ve özgürlük yan yana gelebilecek anlayışlar değildir.
Bloğumuzda Halk Bilimi , Edebiyat ,Dil ,Tarih ve Felsefe adına yapılan çalışmalar yayınlanacaktır. Amacımız öğrenme aşamasında olan , öğrenciler ve merak edenler için gerekli bilgileri sağlamak olacaktır.
DİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Ekim 2013 Perşembe
15 Ekim 2013 Salı
DİN NEDİR ?
DİN NEDİR ?
Din
Din ile ilgili bir çok tanımlama yapılmıştır. Bu tanımlamalara göre din, insanlara bir hayat tarzı sunan,
onları belli bir dünya g.rüşü içinde toplayan, yaratıcıya isteyerek bağlanma, birtakım şeyleri duyma,
onlara inanma ve onlara uygun iradi faaliyette bulunma olgusudur. Doğa üstü gü.lere, kutsal kabul
edilen varlıklara, ahlaki öğretilere sahip değerlere ve tanrıya inanmayı sistemleştiren ibadetler bütünüdür.
Din, doğaüstü niteliklere haizdir. Değişmezlerin olduğu ve g.nülden bağlanmayı gerektiren teslimiyettir.
Çoğu zaman din kelimesi ile inanç kelimesi aynı amaçla kullanıldığı olmuştur. Arapça kökenli olan din
kelimesi “yol, hüküm, benimsemek, kabul etmek, ikrar etmek” anlamlarına gelmektedir. Batı dillerinde
din kelimesini karşılığı olarak “religio” tercih edilmiştir ki “ibadet” anlamını taşımaktadır. Din, bütün
anlamıyla kutsalın ifadesi; fert ve sosyal teşekkülün kurumsal birlikteliğidir.
Dinin kaynağı hususunda batılı araştırmacılar psikolojik ve sosyolojik teoriler ileri sürmüşlerdir.
Psikolojik teoriler esin kaynağını tabiat mitolojilerin almıştır. Bu yaklaşıma göre tanrılar, kişileştirilmiş
tabiat olgularından ibarettir. J. G. Frazer dini, ruhların kaprisine teslim edilmiş bir olgu olarak
tanımlamaktadır.
Sosyolojik teorisyenlerden Emile Durkheim’e göre “Din, sosyal bir olgudur.” Bu sosyal olguyu
besleyen faktörlerden biri de tecrübedir. E. Durkheim her ne kadar dinin kaynağını toplumda arıyorsa da
dayandığı argümanlar büyük oranda totemizmden beslendiği g.rülmektedir. Herbert Spencer ise “Her şey
bizim bilgimizin üstüne çıkan bir kudretin tezahürü” olarak ifade eder. Max Müller ise, “İnsanın, çeşitli
adlar ve değişen g.rünüşler altındaki sonsuzu kavramasını sağlayan zihni melekesi veya yeteneği”
şeklinde tanımlar. Rudolf Otto ise, “Din, kutsalın tecrübesidir” diye tanım yapmaktadır. Matthew
Arnold, “Din, duyguyla yükselmiş, alevlenmiş, yanmış bir ahlak ilmidir” diyerek tanım yapar. H.
Bradley, “Din daha çok bütün mevcudiyetimizle iyiliğ in tam gerçeğ ini anlatma çabası dı r.” Ş eklinde ifade
eder. Michel Mayer ise, “Din, Allah’a insanlara ve kendimize karşı yapmamı z gerekene dair öğ ütlerle
inançları n tamamı dı r” ş eklinde tarif etmektedir.Eski Türk dini konusunda Türkiye’de ilk çalış malar, Ziya
Gökalp, M. Fuad K.prülü, Abdülkadir İ nan, İ brahim Kafesoğ lu, Emel Esin gibi bilim adamları tarafı ndan
yapı lmış tı r.
Din konusunu ayrıntılı öğrenmek için Günay Tümer, “Din”, TDVİA,
C.9, İstanbul (1994), s.312-320. makalesinden okuyabilirsiniz.
Din, tarihin her aş aması nda insanlığı hem içten hem de dış tan kuş atan insanı n duygu düş üncelerini
ş ekillendiren evrensel bir olgu olmuş tur. Din ile birlikte insanlı kta kutsal, sevgi, ulviyet, irade, ş uur ve
fazilet gibi kavramlar gü.lenir. Dinlerin koyduğ u ahlaki kurallarla toplumlarda adalet temini gerçekleş miş
olur. Bu sayede insanlı k huzur içinde birlikte yaş amaya baş lar.
Dini tecrübe olarak kabul edilen oluş um insan ş uurunda zamanla açı k seçik bir ş ekilde teş ekkül eden
tanrı kavramı dı r. Bunun oluş ması nda tecrübelerle beraber heyecan, düş ünce boyutu etkendir. Zira
heyecan duymayan, düş ünmeyen birinin din ve tanrı kavramları na ulaş ması mümkün değ ildir.
Din sadece inanç ve ibadet boyutuyla sı nı rlı bir olgu değ ildir. Özellikle hukuki, ahlaki ve sosyal
kuralları düzenleyen y.nü vardı r. İş te bu boyutlardan hareket eden bazı sosyologlar dini, toplumları bir
araya toplayan en kaynaş tı rı cı unsur olarak ifade etmiş lerdir. İ badetin birlikte gerçekleş tirildiğ i
toplumlarda bu sosyal boyut daha belirgin bir hal alı r. Böylece din, hem dünyadaki düzenli oluş uma katkı
sağ laması yla hem de kiş iyi uhrevi boyuta hazı rlaması yla iki taraflı görevini tamamlamış olur.
Din olgusunun rasyonel bir çerçeveye dahil etme düş üncesinin sonucunda, Batı daki Aydı nlanma
çağı yla paralel olarak, dini bilimler sı nı flandı rı lmış tı r. Bunlar; dinler tarihi, din fenomenolojisi, din
sosyolojisi, din psikolojisi, din felsefesi gibi kategorilere ayrı lmış tı r.
Dinleri ortaya çı kışı , muhtevaları gibi konular dinler tarihi disiplini tarafı ndan ele alı nmaktadı r. Din
fenomenolojisi dini olgular üzerinden sistematik bir biçimde inceler. Din sosyolojisinin temel konusu,
din-toplum münasebetlerini karşı lı klı olarak ele almaktı r. Yani dinin toplumun oluş umuna,
yapı lanması na, insanlar arası iliş kilerin teş ekkülüne olan etkisi, aynı zamanda diğ er toplumsal olguları n
da dinin algı lanması ndan baş layarak inanç, ibadet ve cemaatleş melere kadar olan tesirlerini inceler. Din
psikolojisi ise fert ile din bağ lantı ları nı , bireyin zihin dünyası ndaki din kavramları nı araş tı rı r. Din
felsefesi ise din ile ilgili ilkelere akli ve tecrübi bilgilerden faydalanarak dinleri tahlil etmekle
meş guldürler.
Din ve vicdan hürriyeti insanı n temel hak ve hürriyetleri arası nda yer almaktadı r. Bütün yönetim
birimleri kiş ilerin dinini seçme ve onu yerine getirmede hakkı nı temin etmekle mükelleftir. Bunun
yapı lmaması hem insan hakları sözleş melerine aykı rı dı r, hem de hukuki bir ihlaldir.
Vahye dayanan veya “kitabi dinler” olarak ifade edilen dinler; Yahudilik, Hristiyanlı k ve İ slamiyet
olarak ifade edilebilir.
İ slam dini vahye dayanan dinlerin sonuncusu olarak kutsal kitabı nda, din kelimesi, “Allah’a boyun
eğ me, kurallara tabi olma” ş eklinde ifade edilmektedir. İ slam’a göre hak din sadece İ slam’dan teş ekkül
etmektedir. İ slam anlayışı nda dinin kurucusu Allah’tı r.
İ slami anlamda dinle ilgili çeş itli tarifler bulmak mümkündür. Genel manada ş öyle bir tarif
yapı lmaktadı r: “Din, akı l sahiplerini peygamberlerin bildirdiğ i gerçekleri benimsemeye sevk eden ilahi
kanundur.” Kuran-ı Kerim’e göre, Allah katı ndaki dosdoğ ru din ve hak din İ slâm’dı r.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)